Aden Mavera ile

Gece YarısıVardiyası

Dipsiz Göl Cadısı

Şeyma, titreyen ellerini cızırdayan kamp ateşine doğru uzattı. Kızarmış burnunu atkısının içine saklarken, “Ekim’de bu kadar soğur mu hava ya?” dedi.

Burak hiçbir şey söylemedi. Üzerindeki montu çıkarıp nazikçe Şeyma’nın omuzlarına bıraktı. Şimdi üzerinde yeşil balıkçı yaka kazağından başka bir şey kalmamıştı. Güneşin batmasıyla birlikte ayaz ormana hızlıca çökerken, Burak titrediğini belli etmemek için kollarını göğsünde sıkıca kavuşturdu.

Aslı kenardan onları izliyordu. “Tir tir titriyor, montsuz donacak bu havada…” diye düşündü içinden. Şeyma’nın bu fedakârlığa kıymet vermeyişine anlam veremiyordu.

O sırada Mert, patikadan elinde kocaman bir poşetle döndü. İçindeki mısırları ve közlemek için getirdiği kestaneleri ateşe doğru uzatırken sırıttı: “Yalova’nın Dipsiz Göl’ünün ayazını hafife alırsanız, böyle donarsınız işte.”

Şeyma hafifçe kıkırdayarak Burak’a daha da sokuldu. “Her ekim ayının son haftası böyle bir kamp geleneği yapmamız harika oldu, ama değil mi?” diye sordu.

Burak, Şeyma’nın saçlarını okşayarak gülümsedi. “Güzel oldu, evet. Bu sene Mert'in de katılması iyi oldu. Artık iki çift olarak sürdürürüz bu geleneği.”

Mert sessizce, bakışlarını dalgın bir şekilde Burak ve Şeyma’yı izlemekte olan Aslı’ya çevirdi. “Aslında slasher film festivaline gidecektik, ama planlar değişti,” diye mırıldandı. Ateşe etraftan topladığı ağaç dallarından atarken sesini yükselterek, “Bana her yıl Aslı’dan bir korku hikâyesi dinleme sözü verilmişti. Ben sırf onun için geldim,” dedi.

“Evet, evet!” diye bağırdı Şeyma. “Aslı, hadi! Çadır hazır, hava kapkaranlık oldu. Şimdi hikâye zamanı!”

Dipsiz Göl’ün etrafındaki devasa çam ağaçlarının rüzgârda çıtırdayan seslerinden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Aslı oturduğu yerden kıpırdamadan, kısık gözlerle ateşin etrafında konumlanmış grubu süzdü. Sessizce boğazını temizledi ve ses tonunu bir perde düşürerek konuşmaya başladı:

“Bu sene bu ormanı seçmemin özel bir sebebi var,” dedi kelimelerini tane tane seçerek. “Bu ormanda yıllardır bazı kampçıların kaybolduğuna dair bir yazı okudum internette. Uzun yıllar önce buraların yerlisi olan bir kadın, her akşam ormana gelip kampçıların bıraktığı çöpleri toplarmış. Aksi, huysuz biriymiş; ormanın huzurunu kaçıran, burayı kirleten insanlardan nefret edermiş. Bir akşam buraya kalmaya gelen bir grup genç, kadını katledip cesedini ormana gömmüşler. O zamandan beri buralarda kadının ruhu ‘Dipsiz Göl Cadısı’ olarak bilinirmiş. Her akşam saat tam 11’i 11 geçe, yani gömüldüğü saatte, ayağımızın altındaki toprak yarılır ve kadın uyanırmış. Gölü ve ormanı temiz tutmak için kampçıların bıraktığı tüm pislikleri, onların kirli ruhları da dahil olmak üzere toprağın altına çekerek yutarmış.”

Şeyma birden lafını kesti. “Aa, Aslı, suratına fener tutmayı unuttun ama!”

Aslı’nın dudaklarından küçük bir “Ayy…” döküldü. Bütün atmosfer bir anda dağılmıştı. “Pardon, pardon,” diyerek sırt çantasını kucağına aldı ve feneri aramaya başladı. O sırada eli bir kâğıt parçasına çarptı. Çantasının dibinde, üzeri koyu kırmızı bir balmumuyla mühürlenmiş bir zarf bulunuyordu.

“Bu ne ya?” diye mırıldandı Aslı. Zarfı açtı. İçindeki kağıtta tek bir kelime yazıyordu: GÖMÜLDÜ.

Aslı, yüzünde boş bir ifadeyle kâğıdı gruba gösterdi. Burak ile Şeyma kendi aralarında fısıldaşıp kıkırdıyordu. Aslı’ya dikkat bile etmiyorlardı. Mert kâğıdı Aslı’nın elinden çekip aldı. “Hangi geri zekâlının şakası şimdi bu?” dedi sesini yükselterek.

Şeyma ve Burak irkilerek onlara döndü. Aslı kâğıdı Mert’in elinden kapıp ikisinin ortasına fırlattı. “Komik olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?” diye tısladı. Şeyma ve Burak kâğıdı yerden alıp incelediler. “Aslı, valla biz koymadık bunu; bizimle bir ilgimiz yok,” dedi Burak.

Mert kendi sırt çantasını açıp içine baktığında bir zarf buldu. “Aha, bana da koymuşlar. Tövbe, Allah’ım,” dedi kendi kendine.

“Ya valla biz yapmadık, manyak mısınız?” dedi Şeyma. Meraklarına yenilip Burak ile birlikte kendi sırt çantalarını da kontrol ettiler. İkisinin de çantasından aynı mühürlü zarf çıktı.

Mert’in zarfında: NEFESSİZ KALDI.

Şeyma’nınkinde: YANDI.

Burak’ınkinde: BOĞULDU.

Herkesin yüzü bir anda kireç gibi oldu. Burak’ın korkudan kaskatı kesildiğini fark eden Mert, pişkin sırıtışını takınarak sessizliği bozdu: “Siz Amerikan koleji bebelerinden birinin Cadılar Bayramı şakası bu belli ki. Tırstın mı, Burak? Merak etme, ben seni korurum.”

Şeyma ve Aslı birbirlerine bakarak zoraki bir kahkaha attılar. Burak sinirli bir şekilde Mert’e bakıp, “Hee, çok korktum,” dedi.

“E gel o zaman şu Dipsiz Göl’de bir tur yüzelim. Görelim delikanlılığını,” dedi Mert meydan okuyarak. Aslı araya girdi: “Ne? Bu soğukta mı?” Şeyma Burak’ı kolundan tuttu: “Yok artık. Aşkım, yapma sakın, donarsın.”

Mert dalga geçmeyi sürdürdü: “Yapma sakın aşkısı, Allah korusun, donarsın!” Burak Şeyma’nın yanağına küçük bir öpücük kondurdu. “Şunun ağzını kapatıp geliyorum,” dedi.

Burak ile Mert göle doğru yürürken gecenin zifiri karanlığında kayboldular.

Ateşin başında kalan kızlar sessizce alevleri izlerken Aslı birden sordu: “Senin Almanya’daki iş başvurusu ne oldu, Şeyma?”

Şeyma heyecanla yerinde zıpladı. Etrafı kolaçan ettikten sonra fısıltıyla, “Oldu o iş, yakında vize işleri hallolacak, taşınıyorum,” dedi.

“Neden fısıldıyorsun?” diye sordu Aslı. “Yoksa Burak’a hâlâ söylemedin mi?”

“Söyleyeceğim yakında.”

“Daha ne kadar bekleyeceksin?” diye irdeledi Aslı. “Onun da istifa etmesi gerekmeyecek mi?”

Şeyma dudaklarını büzerek gözlerini kaçırdı. Aslı’nın sesi buz kesti: “Seninle gelsin istemiyorsun, değil mi? Onu terk edeceksin.”

“Sussana!” dedi Şeyma sesini hafifçe yükselterek. “Şimdi gelecekler, duyacak!”

Aslı soğuk bir ifadeyle ona baktı. “Umurunda mı sanki? Ona veya bana ne olduğu gerçekten umurunda mı?”

“Ne diyorsun, kızım? Seninle ne ilgisi var?”

“Liseden beri âşığım ona. Bilmiyor musun sanki?” dedi Aslı.

Şeyma ağzı açık bir hâlde bakakaldı. “Ne-?”

“Şaşırmış gibi rol yapma,” diye kükredi Aslı. “Benim ne hissettiğimi bir gün bile umursamadın. Onu gerçekten sevmediğin hâlde aldın elimden. Şimdi ise işin bitti, çöp gibi fırlatıyorsun.”

“Delirdin mi sen, Aslı?” diye bağırdı Şeyma sinirle.

“O da senden farklı değil, merak etme. Senin ne mal olduğunu bildiği hâlde, gözüme soka soka sevmeye devam etti seni.”

Aslı çantasından metal matarayı çıkardı. Şeyma oturduğu yerden ayağa fırladı. “Ne saçmalıyorsun sen, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?” diyerek Aslı’nın üzerine yürüdü. Aslı mataranın kapağını açıp içindeki benzini Şeyma’nın üzerine savurdu. Şeyma sırılsıklam olan saçlarını ve yüzünü silerken, “Bu ne tuhaf koku? Ne attın üzerime? Manyak mısın sen, Aslı!” diye çığlık attı.

Aslı ani bir hamleyle Şeyma’yı harıl harıl yanan kamp ateşinin üzerine itti. Şeyma ateşin ortasına düştüğü an kıyafetleri ve saçları alev aldı. Acı içinde çırpınarak kalkmaya çalışıyor, feryatları ormanda yankılanıyordu. Aslı ise sandalyesine tekrar oturup yanan Şeyma’yı tepkisizce izledi.

O esnada Mert, sırılsıklam bir hâlde gölden döndü. Ateşin ortasında can veren Şeyma’ya baktı, ardından Aslı’nın yanındaki sandalyeye oturdu. Aslı gözlerini alevden ayırmadan Mert’e dönüp soğukkanlılıkla sordu: “Öldüğünden emin oldun mu?”

Mert ellerini uzaktan ateşe yaklaştırıp ısınırken sırıttı: “Direnmeyi kesinceye kadar suyun altında tuttum. Hatta emin olmak için hareketsiz kaldıktan sonra da biraz bekledim. Kesin öldü.” Aslı Mert’e dönüp dudaklarına uzun bir öpücük kondurdu. Birbirlerine sarılarak çadırın içine geçtiler. Aslı, Mert’i yatırıp kucağına çıktı. Bir yandan boynunu öperken, diğer yandan yastığın altına sakladığı çekici kavradı ve var gücüyle Mert’in kafasına indirdi.

Kafasına aldığı darbeyle afallayan Mert ne olduğunu anlayamadan, Aslı belindeki deri kemeri çıkarıp onun boynuna doladı. Kemerle nefesini keserken Mert’in kulağına fısıldadı: “Özür dilerim, aşkım… Herkes Şeyma ve Burak’tan ne kadar nefret ettiğini ve benim içten içe Burak’a âşık olduğumu biliyordu. Bu hikâyedeki en ideal katil sensin. Kurtulmayı başaran final kızı ise ben.”

Mert bilincini kaybettiğinde Aslı derin bir nefes almak için çadırdan dışarı çıktı. Şeyma’nın çığlıkları kesilmişti; ateşte kavrulmuş cesedi yerde yatıyordu. Ormanda yine sadece rüzgârın ve ağaçların sesi duyuluyordu.

Aslı kusursuz planının gururuyla gülümsedi. Fakat tam o anda ayağının altındaki toprak şiddetle sarsılmaya başladı. Yer ortadan ikiye ayrılıyor, getirdikleri her şeyi içine çekiyordu. Aslı iki kolu havada dengede durmaya çalışırken, gözü saatine takıldı: 11’i 11 geçiyordu. Kısa bir şokun ardından panikle kaçmaya çalıştı ama nafileydi. Kamp eşyaları, çadır ve Aslı yarığın derinliklerine kayıp gömüldüler ve toprak üzerlerine kapandı.

Orman yeniden temizdi.

Ana Sayfaya Geri Dön